yolcu.gif (8757 bytes)

İÇİNDEKİLER

Yolcunun Heybesi

Yonttum....

Seyir Defteri

Hakan Albayrak

H.C

İzler

Nevzat ONMUŞ

Ahmet USTA

Yansımalar

Vedat Aydın

İdris Özyol

 

Kitapsız bir dünya

Onlar hayvandı! Bana inanmazsanız Üsame İbn Munkız’ın İbretler Kitabı’na bakın. 1095-1188 yılları arasında yaşayan ve Haçlıların hayvanlıklarına bizzat şahid olan Üsame, bu kitapta şöyle diyor:

Frenklerin hallerini bilen herkes onları cesaret ve savaşçılıktan başka meziyeti olmayan hayvanlar olarak görür.”

Avrupa’dan sürüler halinde gelen Frenkler, bu garip yaratıklar, böğürüp duruyorlardı. Güzel sesli hafızlardan Kelâmullah’ı dinlemeye alışık olan Müslümanların kulaklarını tırmaladılar.

Tırmaladıkları kulakları yemeyi de ihmal etmediler. Hayvanların vak’anüvislerinden Raoul de Caen, “Bizimkiler putperestlerin yetişkinliklerini kazanlarda kaynatıyor, çocuklarını ise şişe geçiriyor ve kızartarak yiyorlardı” diyor. “Putperestler”den kasıt Müslümanlar. Fakat birçok tarihçiye göre Avrupalı yamyamların menülerinde Arap Hıristiyanları da vardı. Çünkü “putperestler” gibi onlar da medeni idiler ve yamyamların medeniyete hiç tahammülleri yoktu. İslam ülkelerindeki medeniyet ikliminden nasiplenir oluncaya kadar, sayısız kazmalık destanı yazdılar. Haçlı istilasını yaşamış Sâbit isminde bir Arap-Hıristiyan hekim, bakın ne anlatıyor:

“Bana bacağında büyümekte olan bir çıban bulunan bir savaşçı, bir de kuruluk hastalığına yakalanmış bir kadın getirdiler. Savaşçıya çıbanı açıp iyileştirecek bir merhem uyguladım, kadına da tabiatını nemlendirecek bir perhiz verdim. Derken Frenk hekim geldi ve onlara ‘Bu adam tedavi konusunda bir şey bilmiyor’ dedi. Sonra savaşçıya, ‘Tek bacakla yaşamak mı istersin,yoksa iki bacakla ölmek mi?’diye sordu. Adam, ‘Tek bacakla yaşamak isterim’ diye cevap verdi. Hekim, ‘Öyleyse bana güçlü bir asker bir de keskin balta getirin’ dedi. Bir savaşçı, elinde baltayla geldi. Ben de yanlarındaydım. Hekim, hastanın bacağını bir kütüğün üzerine koydu ve askere, baltayla bacağa vurup bir defada kesmesini emretti. Baltayla vurdu, ama bacak kopmadı. Adam bir daha vurdu. Bu vuruşla bacağın iliği çıktı ve savaşçı oracıkta öldü. Sonra kadını muayene etti. ‘Bu kadının başında şeytan var, ona sahip olmuş. Saçını kazıyın’ dedi. Saçını kazıdılar ve kadın yeniden onların hardal ve sarımsaktan ibaret olan perhizlerine devam etti. Kuruluğu daha da arttı. Bunun üzerine hekim, ‘Şeytan onun başının içine girmiş’ dedi. Bir ustura aldı ve kafa derisini haç şeklinde çizdi. Çiziğin ortasından itibaren kafatası kemiği açılıncaya kadar deriyi soydu ve orayı tuzla doldurdu. Kadın ruhunu hemen teslim etti... Daha önceden tebabetlerinin nasıl olduğunu bilmiyordum, öğrenmiş oldum.”

Bu hikayeyi İbretler Kitabı’nda nakleden Üsame İbn Munkız, “Frengistan’dan yeni gelenler Müslümanlarla uzun süre ilişkide bulunmuş olanlara nispetle daha kaba sabadır” dediğine göre, medenileşmenin yolu Müslümanlarla temastan geçiyordu. Ne yazık ki Frenkler Anadolu topraklarında ve Arap diyarlarında buldukları cevherin hakkını vermediler. Doğu’nun hikmetini ellerinin tersiyle itip sadece ‘tekniği’ni aldılar. Onu da yarım-yamalak. Endülüs’teki muazzam kütüphaneleri boşaltıp bütün kitapları yakmakla memur edilen İspanyol askerlerinden bazıları insaf ehli çıkıp da üç-beş kitabı gizlice kurtarmasalardı, Batı’nın bilim hazinesi bugün bu kadar zengin olmayabilirdi. Ya ateşe verilen yüz binlerce kitapla birlikte kül olup giden tecrübeler? Nasıl kıydılar onlara? Romancı Tarık Ali, bu sorunun cevabını çıldırarak veren Gırnatalı bir dilenciden bahseder. Şehir merkezine yığılan kitapların barbar kahkahaları eşliğinde cayır cayır yandığını gören bu dilenci çırılçıplak soyunur ve “Kitapsız bir dünyada yaşamanın ne anlamı var?” diye haykırarak ateşe atar kendini.

Kitapsız bir dünya! Frenklerin dünyası böyle bir dünyadır işte. Hiçbir kutsalları yok. Asla olmadı. Aydınlanma dedikleri şeyden, yani dinin yerine aklı koyan (!) devrimden önce de kitapsızdı bunlar. “Baba, Oğul ve Ruh-ul Kudüs”ü dillerinden düşürmüyorlardı, ama gerçekte muharref İncil’e bile itibar ettikleri yoktu. Haçlı Seferleri esnasındaki korkunç katliamları

“Öldürmeyeceksin!” diyen Hıristiyanlık öğretisiyle bağdaştırmak ve hele bu öğretinin bir gereği olarak görmek ne mümkün?

“Geçmişi bırak, bugüne bak!” diyebilir ve günümüz Avrupa’sının medeniliğinden, ilerlemişliğinden, demokratlığından dem vurabilirsiniz. Gözü dönmüş katil, yamyam, hayvan frenk, size göre insan hakları bayrağını taşıyan kamil bir insana, bir azize dönüşmüş olabilir. Öyleyse söyleyin bana: Halefine, Osmangazi’nin yaptığı gibi, “Adaleti yaymaya devam et” diye vasiyette bulunan Avrupalı bir lider var mıdır? Yoktur. çünkü Avrupa, Kendisi dışındaki dünyanın zulüm denizinde boğulması sayesinde ayakta duruyor. İşte Noam Chomsky’nin “Demokrasi-Gerçek ve Hayal” adlı kitabından iki çarpıcı örnek:

“Avrupalı bir diplomat, Amerikalıların Bağdat’ta demokratik bir düzen yerine bir Esad veya Mübarek’le muhatap olmayı tercih ettiklerini söylemektedir. (...) Amerikan Dışişlerinden bir yetkili ise ‘Esad cinsi güvenilebilir ve yapacakları kestirilebilir bir diktatörün, demokratik düzenden daha hayırlı olacağını’ itiraf etmiştir.

“(...) Bundan 40 sene önce Guatemala yönetimi, kapitalist demokrasiyi ülkesinde yerleştirip kuralları çerçevesinde işletmeyi denemişti. Başkan Arbenz, yoksul kesime sempati ile bakmayan biri olarak bilinmekteydi. Bu nedenle ABD başlangıçta kendisine arka çıktı, en azından hızını kesmedi. Arbenz, tabana hizmet etme amacına yönelik reformları birer ikişer gerçekleştirmeye başlayınca işin rengi değişti. İktidardan uzaklaştırıldı ve yerine eli kanlı bir askeri dikta getirildi.”

Avrupa (Amerika dahil) ile insan haklarına saygıyı yanyana koyabiliyorsanız, ırkçı terör örgütü Ku Klux Klan’la insan haklarına saygıyı da yanyana koyabilirsiniz. Gerçekten de Ku Klux Klan insan haklarına saygılıdır: Tabii insan Beyaz, Anglo-Saksın, Protestan ise!

Hakan ALBAYRAK