|
|
|
İÇİNDEKİLER |
Kitapsız
bir dünya
Onlar hayvandı! Bana inanmazsanız
Üsame İbn Munkız’ın İbretler Kitabı’na
bakın. 1095-1188 yılları arasında yaşayan ve Haçlıların hayvanlıklarına bizzat
şahid olan Üsame, bu kitapta şöyle diyor: “Frenklerin hallerini bilen herkes onları cesaret ve
savaşçılıktan başka meziyeti olmayan hayvanlar olarak görür.” Avrupa’dan sürüler halinde gelen
Frenkler, bu garip yaratıklar, böğürüp duruyorlardı. Güzel sesli hafızlardan Kelâmullah’ı
dinlemeye alışık olan Müslümanların kulaklarını tırmaladılar. Tırmaladıkları kulakları yemeyi de
ihmal etmediler. Hayvanların vak’anüvislerinden Raoul de Caen, “Bizimkiler putperestlerin yetişkinliklerini kazanlarda
kaynatıyor, çocuklarını ise şişe geçiriyor ve kızartarak yiyorlardı” diyor.
“Putperestler”den kasıt Müslümanlar. Fakat birçok tarihçiye göre Avrupalı
yamyamların menülerinde Arap Hıristiyanları da vardı. Çünkü “putperestler”
gibi onlar da medeni idiler ve yamyamların medeniyete hiç tahammülleri yoktu. İslam
ülkelerindeki medeniyet ikliminden nasiplenir oluncaya kadar, sayısız kazmalık
destanı yazdılar. Haçlı istilasını yaşamış Sâbit isminde bir Arap-Hıristiyan
hekim, bakın ne anlatıyor: “Bana bacağında büyümekte olan
bir çıban bulunan bir savaşçı, bir de kuruluk hastalığına yakalanmış bir kadın
getirdiler. Savaşçıya çıbanı açıp iyileştirecek bir merhem uyguladım, kadına da
tabiatını nemlendirecek bir perhiz verdim. Derken Frenk hekim geldi ve onlara ‘Bu adam
tedavi konusunda bir şey bilmiyor’ dedi. Sonra savaşçıya, ‘Tek bacakla yaşamak
mı istersin,yoksa iki bacakla ölmek mi?’diye sordu. Adam, ‘Tek bacakla yaşamak
isterim’ diye cevap verdi. Hekim, ‘Öyleyse bana güçlü bir asker bir de keskin
balta getirin’ dedi. Bir savaşçı, elinde baltayla geldi. Ben de yanlarındaydım.
Hekim, hastanın bacağını bir kütüğün üzerine koydu ve askere, baltayla bacağa
vurup bir defada kesmesini emretti. Baltayla vurdu, ama bacak kopmadı. Adam bir daha
vurdu. Bu vuruşla bacağın iliği çıktı ve savaşçı oracıkta öldü. Sonra kadını
muayene etti. ‘Bu kadının başında şeytan var, ona sahip olmuş. Saçını kazıyın’
dedi. Saçını kazıdılar ve kadın yeniden onların hardal ve sarımsaktan ibaret olan
perhizlerine devam etti. Kuruluğu daha da arttı. Bunun üzerine hekim, ‘Şeytan onun
başının içine girmiş’ dedi. Bir ustura aldı ve kafa derisini haç şeklinde
çizdi. Çiziğin ortasından itibaren kafatası kemiği açılıncaya kadar deriyi soydu
ve orayı tuzla doldurdu. Kadın ruhunu hemen teslim etti... Daha önceden tebabetlerinin
nasıl olduğunu bilmiyordum, öğrenmiş oldum.” Bu hikayeyi İbretler Kitabı’nda
nakleden Üsame İbn Munkız, “Frengistan’dan yeni gelenler Müslümanlarla uzun süre
ilişkide bulunmuş olanlara nispetle daha kaba sabadır” dediğine göre, medenileşmenin
yolu Müslümanlarla temastan geçiyordu. Ne yazık ki Frenkler Anadolu topraklarında ve
Arap diyarlarında buldukları cevherin hakkını vermediler. Doğu’nun hikmetini
ellerinin tersiyle itip sadece ‘tekniği’ni aldılar. Onu da yarım-yamalak. Endülüs’teki
muazzam kütüphaneleri boşaltıp bütün kitapları yakmakla memur edilen İspanyol
askerlerinden bazıları insaf ehli çıkıp da üç-beş kitabı gizlice
kurtarmasalardı, Batı’nın bilim hazinesi bugün bu kadar zengin olmayabilirdi. Ya ateşe
verilen yüz binlerce kitapla birlikte kül olup giden tecrübeler? Nasıl kıydılar
onlara? Romancı Tarık Ali, bu sorunun cevabını çıldırarak veren Gırnatalı bir
dilenciden bahseder. Şehir merkezine yığılan kitapların barbar kahkahaları
eşliğinde cayır cayır yandığını gören bu dilenci çırılçıplak soyunur ve “Kitapsız
bir dünyada yaşamanın ne anlamı var?” diye haykırarak ateşe atar kendini. Kitapsız bir dünya! Frenklerin
dünyası böyle bir dünyadır işte. Hiçbir kutsalları yok. Asla olmadı. Aydınlanma
dedikleri şeyden, yani dinin yerine aklı koyan (!) devrimden önce de kitapsızdı
bunlar. “Baba, Oğul ve Ruh-ul Kudüs”ü dillerinden düşürmüyorlardı, ama gerçekte
muharref İncil’e bile itibar ettikleri yoktu. Haçlı Seferleri esnasındaki korkunç
katliamları “Öldürmeyeceksin!” diyen Hıristiyanlık
öğretisiyle bağdaştırmak ve hele bu öğretinin bir gereği olarak görmek ne
mümkün? “Geçmişi bırak, bugüne bak!”
diyebilir ve günümüz Avrupa’sının medeniliğinden, ilerlemişliğinden,
demokratlığından dem vurabilirsiniz. Gözü dönmüş katil, yamyam, hayvan frenk, size
göre insan hakları bayrağını taşıyan kamil bir insana, bir azize dönüşmüş
olabilir. Öyleyse söyleyin bana: Halefine, Osmangazi’nin yaptığı gibi, “Adaleti
yaymaya devam et” diye vasiyette bulunan Avrupalı bir lider var mıdır? Yoktur.
çünkü Avrupa, Kendisi dışındaki dünyanın zulüm denizinde boğulması sayesinde
ayakta duruyor. İşte Noam Chomsky’nin “Demokrasi-Gerçek ve Hayal” adlı
kitabından iki çarpıcı örnek: “Avrupalı bir diplomat,
Amerikalıların Bağdat’ta demokratik bir düzen yerine bir Esad veya Mübarek’le
muhatap olmayı tercih ettiklerini söylemektedir. (...) Amerikan Dışişlerinden bir
yetkili ise ‘Esad cinsi güvenilebilir ve yapacakları kestirilebilir bir diktatörün,
demokratik düzenden daha hayırlı olacağını’ itiraf etmiştir. “(...) Bundan 40 sene önce Guatemala
yönetimi, kapitalist demokrasiyi ülkesinde yerleştirip kuralları çerçevesinde işletmeyi
denemişti. Başkan Arbenz, yoksul kesime sempati ile bakmayan biri olarak bilinmekteydi.
Bu nedenle ABD başlangıçta kendisine arka çıktı, en azından hızını kesmedi.
Arbenz, tabana hizmet etme amacına yönelik reformları birer ikişer gerçekleştirmeye
başlayınca işin rengi değişti. İktidardan uzaklaştırıldı ve yerine eli kanlı
bir askeri dikta getirildi.” Avrupa (Amerika dahil) ile insan
haklarına saygıyı yanyana koyabiliyorsanız, ırkçı terör örgütü Ku Klux Klan’la
insan haklarına saygıyı da yanyana koyabilirsiniz. Gerçekten de Ku Klux Klan insan
haklarına saygılıdır: Tabii insan Beyaz, Anglo-Saksın, Protestan ise! Hakan ALBAYRAK |